Hz. Yakup’un (a.s.) on iki oğlu ve soyları.

İsrailoğulları kimlerdir? Hz. Musa’ya (a.s.) verilen iki vazife nedir? İsrâiloğullarını helâke sürükleyen alışkanlık ve mânevî hastalıklar nelerdir? Hz. Yakup’un (a.s.) on iki oğlu ve soyları.

Hz. Yakup’un (a.s.) on iki oğlu ve soyları.
Hz. Yakup’un (a.s.) on iki oğlu ve soyları. admin
Reklam

Kur’ân kıssaları, geçmiş kavimlerin sosyal hayatları ve alışkanlıkları hakkında bilgiler vererek insanlara yol gösterir ve îkazlarda bulunur. Her topluma bir peygamber gönderilmesi, halkın peygamberlerine karşı tutum ve davranışları, itaat ve isyanları anlatılarak:

“…Ey akıl sahipleri, (düşünün) ibret alın!” (el-Haşr, 2) tembihleri yapılır.

İsrâiloğulları’nın düşünce, inanç ve alışkanlıkları ve onlarla yapılan mücâdele de bu kıssalar içinde en sık ve tafsilâtlı zikredilenidir. Nitekim, nübüvvetin başlangıç yıllarından itibaren nâzil olan en uzun sûreler, İsrâiloğullarını anlatan sûreler olmuştur. Meselâ Mekke’de inmiş Tâhâ sûresinin büyük bir kısmı, İsrâiloğulları’nın yaşadıkları hakkındadır. A’râf sûresinde İsrâiloğulları’nın yahudileşme süreci, Bakara Sûresi’nde yahudileşme tehlikesine karşı uyarılar, Mâide Sûresi’nde yanlış alışkanlık ve tutumları anlatılır.

Bu kadar sık bir şekilde İsrâiloğulları’ndan bahsedilmesi sebepsiz değildir. Her ne kadar Medîne’de müslümanlar ve yahudiler aynı şehirde yaşamak zorunda kalsalar ve onların inanç, davranış ve muhalefetlerinden çok yoğun bir şekilde zarar görseler de Kur’ân kıyamete kadar devam edecek ilâhî bir kelâmdır. O, sadece vahyin indiği esnada ve toplumda olup biten hâdiseleri bildirmez. Aksine o, bu hâdiseler içinde bir eleme yaparak, kıyamete kadar bütün insanlığın dikkat edeceği temel ve umûmî esaslar vaz’ eder. Bu sebeple İsrâiloğulları hakkında verilen bilgi ve anlatılan hâdiseler, sadece tarihî mâlûmat vermek için değil, aksine “Ey mü’minler!.. Onlar Allâh’ın verdiği nimetleri çarçur etti, hakkını veremedi. Onların yolunu izleyip siz de onlar gibi olmayın!” demek içindir.

Peygamber Efendimiz de ümmetinin Ehl-i Kitâb’a ve müşriklere benzemesini yasaklamış; inanç, ibadet, günlük hayat ve hattâ sıradan gibi görünen kılık-kıyafette bile onlara muhalefeti emretmiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“Yahudi ve Hristiyanlar saçlarını boyamıyorlar. Siz onlara muhalefet ederek aksini yapın ve saçlarınızı boyayın.” buyurmuştur. (Buhârî, Libâs, 67)

İSRÂİLOĞULLARI KİMDİR?

İsrâiloğulları, Hazret-i Yâkup’un (a.s.) on iki oğlundan gelen nesillerin hepsine verilen ortak addır. Hazret-i Yâkup’un (a.s.) babası İshak, onun babası da Hazret-i İbrahim’dir. Hazret-i İbrahim (a.s.) Hazret-i Mûsâ’dan (a.s.) 1000 yıl önce, yaklaşık M.Ö. 2200 yıllarında Filistin’e yerleşmiştir.

İsrâiloğulları, Filistin’de çıkan kıtlık sebebiyle 70 kişilik bir kafileyle; kardeşleri tarafından kuyuya atılıp daha sonra ilâhî bir takdirle Mısır’a iktidar olan Yûsuf -aleyhisselâm-’ın yanına, Mısır’a göç etmişlerdi. Tarihte İsrâiloğulları olarak anılacak Hazret-i Yâkub’un oğulları, ölüm döşeğinde bulunan babalarına verdikleri söz üzerine, tek olan Allâh’a îman ediyor, ataları Hazret-i İbrahim’in inancını sürdürüyorlardı. Hattâ Mısır’da 4-5 yüzyıl kadar bu tevhid inancını muhafaza etmişler, Mısır’ın inkârcı yönetimine karşı inançlarını korumada direnmişlerdi.

Ama uzun asırlar boyunca Mısır’daki halkla içiçe yaşamaları, onların inanç, kültür ve ahlâklarının tesiri altında kalmaya sebep olmuş, bir taraftan da ilâhlık iddiasına varacak derecede yoldan çıkan Mısır hükümdarları (Firavunlar), onları köleleştirmekle kalmamış, bugünkü mânâsıyla keyfî sebeplerle yeni doğmuş erkek çocuklarını öldürmeye başlamışlardı.

HZ. MUSA’YA (A.S.) VERİLEN 2 VAZİFE

Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ’yı (a.s.) böyle bir devirde nübüvvetle vazifelendirdi. Ona iki vazife verdi:

1. Müslümanlara zulmeden azgın Mısır Firavun’unu hak dîne dâvet etmek,

2.Tevhid ehli İsrâiloğulları’nı, putperest Firavun’un zulmünden kurtarmak ve korumak.

Allah Teâlâ, İsrâiloğulları’nı, Mısır yönetiminin ezici baskısından kurtarmak için Hazret-i Mûsâ’ya hicret emri vermişti. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“Biz Mûsâ’ya; «Kullarımı geceleyin yola çıkar, şüphesiz Firavun ve ordusu tarafından takip edileceksiniz.» diye bildirdik.” (eş-Şuarâ, 52)

“Mûsâ ve beraberindeki herkesi kurtardık, ötekileri ise sulara gömdük.” (eş-Şuarâ, 65-66)

Böylece asırlar süren büyük bir baskı ve esaretten kurtulan İsrâiloğulları, Hazret-i Mûsâ ile sağ-sâlim Mısır’dan çıktıktan sonra, Allah Teâlâ, onları eski yurtları olan Filistin’e yönlendirdi. Bu topraklarda yerleşmiş bulunan putperest kavimlerle savaşarak topraklarını yeniden fethetmelerini emretti. Lâkin İsrâiloğulları, onlarla savaşmaktan korkarak bu emri tutmadılar. Bu sebeple Allah onları çöle mahkûm etmiş; 40 yıllık zorlu bir terbiye sürecinde çöl şartlarında yaşamışlardı. Bu dönemde Hazret-i Mûsâ kendilerine şeriat prensiplerini öğretmiş, bizzat tatbik etmiş, girdikleri toplumda asimile olmamaları için şahsiyet eğitimi vermişti.

Yaşadıkları zor şartları kolaylaştırmak için Allâh’a sık sık duâ etmiş; çölde susuzluktan kavrulmuşken üzerlerine billur sular indirilmiş, bulutlardan gölgelikler yapılmış, hiç zahmetsiz elde edecekleri çeşit çeşit yiyeceklere kavuşmuşlardı. Ama İsrâiloğulları, her seferinde verilen nîmetlere nankörlük ederek daha fazlasını istedikleri için nihayetinde ellerindeki yiyecekleri alınıp yoksulluk ve kıtlık ile cezalandırılmışlardı.

Bu durum Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“Hani siz, «Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için Rabbine duâ et de bize toprağın mahsullerinden, sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin.» demiştiniz. Mûsâ ise, «Daha iyiyi, daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? Şehre inin, istedikleriniz orada var.» dedi. Zillete, fakr u zarûrete mahkûm oldular. Allâh’ın gazabına uğradılar...” (el-Bakara, 61)

İSRÂİLOĞULLARINI HELÂKE SÜRÜKLEYEN ALIŞKANLIK VE MÂNEVÎ HASTALIKLAR

1. Peygamberleri Yalanlamak, İnkâr Etmek, Îmanda Pazarlık Etmek

Tevhid dîninden gelen İsrâiloğulları, peygamberleri ve onların getirdiklerini yalanlamak, isyan etmek, bozgunculuk yapmak, zulmetmek, kendilerine verilenler dolayısıyla şımarıklık ve nankörlük etmek, aşırılıklarda bulunmak, müsriflik etmek, hile ve tuzak kurmak gibi süflî özelliklerin hepsine sahiptiler. Defalarca uyarılıp fırsat verildiği hâlde, îmanlarında pazarlık teklif etmişler ve büyük bir azapla cezalandırılmışlardır. Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“Andolsun Biz, İsrâiloğulları’ndan söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Fakat ne zaman onlara bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirmişse, bunlardan bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da öldürmüşlerdir.” (el-Mâide, 70)

“Hani siz, «Ey Mûsâ! Biz Allâh’ı açıktan görmedikçe sana aslâ inanmayız.» demiştiniz. Bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.” (el-Bakara, 55)

“Mûsâ’nın kavmi, O’nun Tûr’a gitmesinin ardından ziynet eşyalarından elleriyle, böğürmesi olan bir buzağı heykeli yaparak ilâh edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara hiçbir yol göstermediğini görmediler mi? Böyle iken onu ilâh edindiler de zâlim kimseler oldular.” (el-A’râf, 148)

2. Tahrif Etmek

İsrâiloğulları, kendilerine indirilen kitabı, hevâ ve heveslerine uygun olacak şekilde kelimelerle oynayarak tahrif etmişler/değiştirmişler/bozmuşlardır.

Çölde kırk yıllık zor bir hayatın ardından, Allâh’a âsî olmayacaklarına ve tevbe edeceklerine dair söz alınıp çölden şehre inmeleri için izin verilmiş ve:

“Affet, affet!” mânâsında “hıttatün hıttatün” diyerek kapıdan girmeleri istenmişti. Ama İsrâiloğulları, bunda harf değişikliği yaparak, “Buğday ver, buğday ver!” mânâsında “hıntatün hıntatün” dediler ve şehrin kapısından girmeleri gerekirken buradan değil, ekili tarla ve bahçelerin bulunduğu arka taraftan ve yağmalayarak girdiler. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdise şöyle bildirilir:

“Hatırlayın, size; şu şehre (Kudüs ve bereketli Filistin ülkesine) girin ve orada istediğiniz yerde (yerleşip ziraat, hayvancılık ve ticaretle kazandıklarınızı) bol bol yiyin. Buna karşılık sadece; secde ederek kapısından girerken, «Dileğimiz bağışlanmadır.» deyin ki, Biz de hatalarınızı bağışlayalım. Üstelik iyilik yapanların ecirlerini daha da artıracağız, demiştik. Derken zulmedenler, kendilerine öğütlenip söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Nefislerine uydular. Biz de o zâlimlerin yaptıkları bozgunculuğa karşılık üzerlerine gökten acı bir azap indirdik.” (el-Bakara, 58-59)

Bu tahrif meselesi, sadece bir kere olup bitmiş bir hâdise değildir. Onlar işlerine gelmeyen her türlü hakikati, ters yüz etmeye meyillidirler. Bu sebeple:

“(Ey İsrâiloğulları), yalan yanlış bilgilerle hak ve hakîkati çarpıtmayın. Bildiğiniz hâlde gerçeği örtbas etmeye çalışmayın...” (el-Bakara, 42) şeklinde pek çok kez uyarılmışlardır.

3. Taklit Etmek

Taklit, Arapça’da yular ve gerdanlık mânâsına gelir. Farkında olarak veya olmadan taklit etmek mümkündür. Düşünmeden yapılan taklit, adamın boynuna geçirilmiş yular gibidir. Onu insan olmaktan çıkarır. İradesini, aklını-fikrini, duygu ve düşüncesini iptal eder. Kişiliksizleştirir, şahsiyetini yok eder.

Şuurlu, ne yaptığını bilerek yapılan ve güzeli örnek almak kabîlinden taklit ise iyiyi kötüden ayıracak bir temyiz kâbiliyetine sahip olmaktır. Tahkik ederek, düşünerek, hak ve hakikate uygunluğu ölçülerek yapılan taklitler, bazen bir gerdanlık gibi kıymetli de olabilir.

İsrâiloğulları, ilk insan Hazret-i Âdem ile başlayıp Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm- ile devam edegelen tevhid dînine bağlı kalmayarak karşılarına çıkan her toplumun inanç ve kültürünü taklit etmişlerdir. Topraklarını işgal eden Mezopotamya krallığının sömürgesi olarak asimile olmuşlar, daha sonra Helen ve Yunan kültürünün inançlarını taklit edip putperestliğe yönelmişlerdir.

Firavun ve ordusunun ezici baskısından kurtulduktan sonra, çölde rastladıkları bir beldenin halkını heykele taparken görünce, peygamberlerinden kendilerine bir heykel yapmasını ve ona -tıpkı bu kavimde gördükleri gibi- tapınmayı istemişlerdi. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdise şöyle haber verilir:

“İsrâiloğulları’nı denizden geçirdik. Derken kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavimle karşılaştılar. Bunun üzerine, «Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap!» dediler. Mûsâ dedi ki: «Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz. Şüphesiz bunların din diye içinde bulundukları şey yok olmaya mahkûmdur. Yapmakta olduklarının hepsi bâtıldır. Sizi âlemlere üstün kılmış iken Allah’tan başka ilâh mı araştırayım size? Hani sizi Firavun âilesinden kurtarmıştık. Onlar size en kötü işkenceyi uyguluyorlardı. Oğullarınızı öldürüyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı…»” (el-A‘râf, 138-141)

4. Zulmün Yaygınlaşması

 Zulüm kelimesi, sözlükte bir şeyi asıl yerinin dışına koymak, adâlete uymamak, maksadından sapmak, hak edene hakkını vermemek, hakikati örtmek, kapamak mânâlarına gelir. Allâh’a ortak koşmak, O’na isyan etmek de Allâh’a karşı işlenmiş büyük bir zulümdür.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“De ki: «Ey halkım, gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum. Yakınlarda geleceğin kimin olduğunu anlayacaksınız. Muhakkak ki, zulmedenler aslâ iflah olmazlar.»” (el-En’âm, 135)

“…Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleyhinizedir. Sadece fânî dünyanın zevklerini gözetiyorsunuz. Sonra Bize dönersiniz, Biz de size bütün yaptıklarınızı haber veririz.” (Yûnus, 23)

Unutmayalım ki, zâlim kimselere karşı elle-dille-gönülle mücâdele etmemek, onlarla oturup kalkmak, onları takdir etmek, yaptıkları şeyi hoş görmek ve tasdik etmek de yapılan zulme ortak olmaktır.

5. Dünyevîleşme Hırsına Kapılmak, Hilekâr Davranmak

 Sahip olma duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun fıtrî duygusundan olan bu özelliği, terbiye edilmediği zaman gözünü, gönlünü ve zihnini esir eder, fütursuzca biriktirir, daha fazlasını toplamak için her türlü hileye başvurur.

İsrâiloğulları, Firavun’un esaretinde kişiliksiz bir karaktere bürünmüş, ağır zulümler altında ezilirken bu baskıdan kurtulur kurtulmaz birbirlerini çiğnercesine, sahip olma, biriktirme ve güçlenme yarışına girmişlerdi. Peygamberlerinin uyarısı üzerine pişman olmuşlar, Allah’tan kendilerine sırf ibadete ayıracakları bir gün tahsis etmesini istemişler; Allah da onların dünyevîleşen hayatlarını değiştirmek için cumartesi yasağını koymuştu.

Ama onlar bir güne dahî dayanamamış, bu yasağı da delmişler; hile yapıp Cuma akşamından ağlarını denize germiş, yasak bitiminde toplayarak sözde çalışma yasağına uyduklarını iddia etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

“Onlara deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar, cumartesi tatil yaptıkları gün avlayacakları balıklar sürüler hâlinde suyun yüzüne çıkarak onlara doğru gelirken tatil yapmadıkları günde ortalığa çıkmıyorlar diye cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı...” (el-A’râf, 163)

“İçinizden cumartesi günü hakkındaki hükmü çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara; «Aşağılık maymunlar olun!» demiştik.” (el-Bakara, 65)

6. Nîmet Azgınlığında, Nankörlükte Bulunmak

İsrâiloğulları, Hazret-i İbrahim soyundan gelip Allah Teâlâ’nın sayısız ihsan ve nîmetlerine rağmen azgınlıkta bulunmuş, nankörlük etmişlerdir. İsrâiloğulları’na kendiliğinden hiç zahmetsiz elde edilen yiyecekler verilmiş, kudret helvası sunulmuş, avlanarak faydalanacakları lezzetli bıldırcın eti ikram edilmiş; bütün bunlara şükredip tevâzûda bulunmaları gerekirken, “Hani bunun soğanı-sarımsağı?” diye nankörlük etmişler; neticede ellerindeki nîmetlerden de mahrum kalarak miskin ve dilenci bir toplum hâline dönmüşlerdir.

Âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“Hani siz demiştiniz ki: «Ey Mûsâ, biz bir çeşit yemeğe sabredemeyeceğiz, bizim için Rabbine duâ et de, bize yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin.»…” (el-Bakara, 61)

7. Hedef Saptırmak, Alay Konusu Etmek

 İsrâiloğulları’nın önemli bir özelliği de verilen emirlerle alay etmek, çok soru sorarak hedef saptırmaktır. Peygamberleri ile aralarında geçen konuşmayı Kur’ân-ı Kerîm şöyle nakleder:

“Mûsâ toplumuna, «Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.» demişti. «Bizimle dalga mı geçiyorsun?» dediler. O da «Câhillerden olmaktan Allâh’a sığınırım.» dedi. İsrâiloğulları, «Rabbine duâ et, onun ne olduğunu bize açıklasın.» dediler. Mûsâ; «Allah şöyle buyuruyor: O ne yaşlı, ne düve… İkisinin arasında bir inek olacak. Haydi size emredileni yapın.»

«Bizim için Rabbine duâ et de renginin nasıl olacağını bize açıklasın.» dediler. Mûsâ; «O buyuruyor: Rengi parlak sarı, bakanların içini açacak bir inek olacak.» dedi.

Yine «Bizim için Rabbine duâ et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi. İnşâallah doğrusunu buluruz.» dediler. Mûsâ, «Rabbim şöyle buyuruyor…» dedi, «O henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin sulamamış, serbest dolaşan, alacası bulunmayan bir inektir.»…” (el-Bakara, 67-71)

Allâh’ın, tapındıkları özellikteki inek kesme emrini, ard arda sordukları sorularıyla hafife alıp alay etmişler, hedef saptırarak neredeyse kesmekten vazgeçirmek istemişlerdi.

8. Emr-i bi’l-Mâruf ve Nehy-i ani’l-Münkeri Terk Etmek

Servet ve nankörlüklerin artmasıyla, inkâr ve ahlâksızlığın alenî işlendiği, kötülük ve zulmün yaygın olduğu toplumlar, insanlığa ve medeniyetlere büyük belâdır. Böyle bir toplumda, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker yapmak, başta âlimler olmak üzere bütün insanlara farz-ı ayndır. Bütün peygamberler, böyle bir inkârla karşılaşmış, halktan pek azı onlara itaat edip kurtuluşa ermişti. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyen insanlar olup çıktılar.” (Hûd, 116)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Benî İsrâil’in ilk terk ettiği şey şuydu: Bir kimse diğeriyle bir araya gelir, biri diğerine derdi ki: «Ey falan, Allah’tan kork ve böyle yapmayı bırak. Kuşkusuz bu sana helâl değil!» Ertesi gün karşılaştıklarında onu yine aynı şeyi yaparken görür. Bu durum o adamla yemesine-içmesine, onunla oturup kalkmasına engel olmaz. Adamın günahta ısrar etmesine rağmen onunla dostluğunu sürdürür. Allah da onların bazısıyla bazısının kalbini mühürler.

Vallâhi, ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız; hakka aykırı davrananı hakka çevirir veya haktan ayrılmasına engel olursunuz ya da Allah sizin kalplerinizi yahudilerin kalplerine benzetir. Sonra onlara lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17)

9. Ciddiyetsiz Tavırları

İsrâiloğulları, saygın bir ümmet olduğu ve isteklerine cevap verildiği hâlde inançta, amelde, ahlâkta ve itaatte ciddiyetsiz davranmış; ilâhî emir ve nehiyleri, alay ve eğlence konusu edinmiştir. Allâh’ın İsrâiloğulları’na Mısır’dan çıkışta vaad ettiği eski ülkeleri olan Kenan diyarına gelen kafileye, Hazret-i Mûsâ, Allâh’ın vaadinin gerçekleşmesinin, oranın halkıyla savaşıp onları yenmeye bağlı olduğunu söylemişti. Fakat İsrâiloğulları önceleri memleketlerine geri dönüp yerleşmek istedikleri hâlde; şimdi savaşmaktansa Mısır’a dönüp tekrar Firavun devletine kul-köle olmayı teklif etmişlerdi. Hazret-i Mûsâ, Rablerinden savaş emrini aldığını ifade ederek bu konuda direnince:

“Sen ve Rabbin gidip savaşın!” demeye bile cür’et etmişlerdi.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Ey kavmim! Allâh’ın size vaad ettiği mukaddes topraklara (Şam ve Filistin diyarına) girip yerleşin. Ama sakın (orada yaşayan kavimden korkarak) geri dönmeyin. Aksi hâlde hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Dediler ki: «Ey Mûsâ! Orada zorba bir topluluk var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya aslâ giremeyiz. Ama oradan çıkarlarsa, biz hemen gireriz. Korkanlar arasından Allâh’ın kendilerine lütufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: «Kapıdan üzerlerine hücum edin, oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz gâlipsiniz. Eğer mü’minler iseniz, ancak Allâh’a güvenin.» (İsrâiloğulları), «Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya aslâ girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!» dediler.” (el-Mâide, 21-24)

 10. İkiyüzlü Davranışları

İki yüzlülük, İsrâiloğulları’nda bir alışkanlık olmuştur. En küçük bir zorluk ve sıkıntı ânında, bu çirkin davranışı bir meziyet saymışlar; muhataplarını iki yüzlülükle kandırabildikleri ölçüde kendilerini uyanık, karşılarında bulunanları da aptal görmüşlerdir. Bu durum, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“İnsanlardan kimileri de vardır ki, «Allâh’a ve âhiret gününe îman ettik.» derler, oysa onlar îman etmemişlerdir. Allâh’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar, ne var ki yalnızca kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” (el-Bakara, 8-9)

“Hatırlayın ki, Tûr Dağı’nın altında sizden söz almış: «Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri anlayın!» demiştik. Onlar: «İşittik ve isyan ettik.» dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: «Eğer inanıyorsanız, îmanınız size ne kötü şeyler emrediyor!»” (el-Bakara, 93)

11. Katı Kalpli ve Merhametsizdirler, Her Fırsatta İhanet Ederler

İsrâiloğulları, Hazret-i Yâkub’un soyundan gelip, bütün isteklerine Allah Teâlâ tarafından cevap verildiği için kendilerinde büyük bir üstünlük görmüş, çevresindeki herkesin kendilerine hizmet etmesini istemişlerdir. Üstünlük ve seçilmişlik düşüncelerinden dolayı çevrelerine çok katı davranmış, nefislerine ve doğru inandıklarına karşı çıkan peygamber ve sâlih insanları ise acımasızca şehîd etmişlerdir. Onların gözünde hayvan öldürülmesi ile insan öldürülmesi arasında fark yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“Yahudiler ve Hristiyanlar, «Biz Allâh’ın oğulları ve sevgilileriyiz!» dediler…” (el-Mâide, 18)

Günümüzde de İsrâil’in Filistin’de işlediği acımasız zulümler, kendilerine biçtikleri “seçkin olma” vasfından kaynaklanmaktadır. O kadar ki, dünyada ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerinin âhirette de imtiyazlı olacaklarını ve Allâh’ın sevdiği ve nîmetlendirdiği kulları arasında bulunacaklarını düşünürler. Ama durum hiç de öyle değildir:

“Verdikleri sözlerini bozmaları üzerine onları lânetledik. Kalplerini katılaştırdık. Onlar sözlerin yerlerini değiştirirler. Kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azından başkasının dâimâ hâinliklerini görürsün...” (el-Mâide, 13)

“(İsrâiloğulları) «Sayılı birkaç gün müstesnâ, bize ateş dokunmayacaktır.» dediler. (Onlara) de ki: «Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (el-Bakara, 80-81)

HELÂKE DÛÇÂR OLANLAR

1. Kârûn[1]

İsrâiloğulları’ndan olan Kârûn, Mısır’da büyük bir mülke sahip kişidir. Firavun ile birlikte Hazret-i Mûsâ’ya karşı cephe almış, Firavun’un yanında edindiği konum ve zenginlik onu kendi kavmine karşı azgın ve küstah yapmıştır. Hazret-i Mûsâ’yı inkar ettiği gibi, İsrâiloğulları’na gösteriş yaparak onları dünya hayatına özendirmeye çalışmıştır.

Kârûn’un sapmasının temel sebebi; kendisinde bir bilgi ve güç olduğuna inanması ve kendisinin diğer insanlardan üstün olduğunu düşünerek kibirlenmesiydi. Allâh’a başkaldırıp nankörlük ettiği için sahip olduğu bütün mal ve mülk, yerin dibine geçirilmek sûretiyle helâk edilmiştir.

2. Hâmân

Firavun’un yâveri, veziri ve yardımcısıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Hâmân, Firavun’un Hazret-i Mûsâ’nın Rabbine ulaşmak için yapmasını emrettiği kuleyle ilgili olarak zikredilir.[2]

Hazret-i Mûsâ karşısında her türlü hileye başvuran Firavun, Hâmân’a hem kendi güvenliğini sağlamak, hem de halkı Hazret-i Mûsâ’ya îman etmekten vazgeçirmek için yüksek bir kule yapmasını emretmiştir. Güyâ bu yüksek kuleye çıkacak, Hazret-i Mûsâ’nın bahsettiği Allâh’ı orada göremediğini söyleyerek halkını Hazret-i Mûsâ’nın yalancı olduğuna ikna edecekti. Düşmanca davranışlarından dolayı o da Firavun’la birlikte Kızıldeniz’de boğularak helâk edildi.

3. Sâmirî

Kendilerini Firavun’un zulmünden kurtarıp Mısır’dan çıkaran peygamberleri Hazret-i Mûsâ’dan tapınmak için put isteyen İsrâiloğulları’na Hazret-i Mûsâ’nın kısa bir ayrılışını fırsat bilerek altından bir buzağı yapan; bilgisiyle onun böğürmesini sağlayan ve yaptığı bu buzağının İsrâiloğulları’nın ve Hazret-i Mûsâ’nın gerçek ilâhı olduğunu; Hazret-i Mûsâ’nın da Tûr’a zaten bunu aramaya gittiğini söyleyerek oradakilerin çoğunluğunun tapınmasını sağlayan kişidir.[3] Hazret-i Mûsâ’nın, “Artık hayatın boyunca sen, «Bana dokunmayın!» diyeceksin.” (Bkz. Tâhâ, 97) şeklindeki bedduâsından sonra Samirî bulaşıcı hastalığa yakalanmış ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kalmıştır.

4. Bel’am bin Bâûrâ

Hazret-i Mûsâ döneminde yaşayan Bel’am bin Bâûrâ, ilâhî kitaplardan haberdâr olup Kenanî soyuna mensup, duâsı makbul, âlim bir şahsiyetti. Hazret-i Mûsâ’nın onları bozguna uğratmasından korkan kavminin aşırı ısrarı üzerine, önceleri karşı çıktıysa da daha sonra dünya ve dünyadakilere meyletmesi sebebiyle ısrarlara dayanamayıp onları memnun etmek için Hazret-i Mûsâ’ya bedduâ etti.

Kavmine de Hazret-i Mûsâ’yı mağlup edebilmeleri için türlü hileler öğretti. Allah Teâlâ bedduâsını kendi kavmine çevirdi. Bel’am da sahip olduğu bütün bilgileri inkâr ederek küfür sapıklığına saplandı. Kendinden sonraki nesillere ibret olması için, aynen köpeğin soluduğu gibi soluyan bir hâle dönüştürüldü. (Bkz: el-A’râf, 175-176)

Bütün bu ibretlik vasıflarıyla Bel’am kelimesi bir kavram olarak, hakkın yanında yer alması gerekirken dünyevî menfaatleri için küfrün yanında yer alan, hakkı tahrif edip değiştiren ve gizleyen ilim sahiplerini temsil için de kullanılır.

5. Câlût

Câlût, Mısır’la Filistin arasında yaşayan Amâlika kavminin hükümdarı idi. Hazret-i Mûsâ’dan sonra meydana gelen hadiselerde, Câlût’un İsrâiloğulları’na saldırıp onları yurtlarından sürmesi üzerine İsrâiloğulları, o dönemdeki peygamberlerinden kendilerine emrinde Câlût’a karşı savaşacakları bir komutan tayin etmesini istediler. O peygamber de, Allâh’ın tayini ile Tâlût’u komutan seçti.

“Peygamberleri, onlara, «Allah, Tâlût’u size hükümdar tayin etti.» dedi. Fakat onlar, «Biz hükümdarlığa ondan daha lâyığız. Böyleyken onun başımıza hükümdar tayin edilmesi olacak şey mi? Kaldı ki onun malı-mülkü de yok!» diye itiraz ettiler...” (el-Bakara, 247)

Fakat iş ciddiye binince İsrâiloğulları, mecburen birlikte yola çıktıkları Tâlût’un emirlerine itaat hususunda da ayak direttiler. İçlerinden çok azı hâriç, Tâlût’un emrinde savaşmaktan kaçtılar. Allah da az sayıdaki Tâlût ve ordusuna, Câlût ve ordusunu yenmeyi nasîb etti.

Dipnotlar:

[1] Kârûn hakkındaki bazı âyetler: el-Kasas 76, 78, 81; el-Ankebût, 39; el-Mü’min, 23-24.

[2] Bkz: el-Kasas 6, 8, 38; el-Ankebût, 39; el-Mü’min, 24, 36.

[3] Bkz: Tâhâ, 85, 87-88, 95-97; el-A’râf, 142-143.

Hz. Yakup’un (a.s.) on iki oğlu ve soyları.
Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İlim Meclislerinin Fazileti
İlim Meclislerinin Fazileti
Sahip Olunabilecek En Kıymetli Hazine
Sahip Olunabilecek En Kıymetli Hazine