İmanı aşkla yaşayabiliyor muyuz?

Îman; aklın nûru, şuurun cilâsı ve kalbî duyguların âhengidir. Bu fânî âlemden ebedî âleme saâdetle geçiş, ancak îman rehberliği ile mümkündür.

İmanı aşkla yaşayabiliyor muyuz?
İmanı aşkla yaşayabiliyor muyuz? admin
Bu içerik 165 kez okundu.
Reklam

Îman rehberleri ise; peygamberler, ilâhî kitaplar ve onların gösterdiği istikâmet üzere kalbî hayatlarını tanzîm eden Hak dostlarıdır. Târih boyunca peygamberler, velîler ve sâlihler, ancak îman vecdiyle yaşanabilecek fazîlet tezâhürlerinin canlı misalleri olmuşlardır.

Îman, ilâhî bir lûtuf; imtihan, îmânın sıhhat derecesini ölçen bir miyâr, mü’minden beklenen sabır ve teslîmiyetle îmânı muhâfaza ise, ilâhî mükâfâtlara nâiliyetin bedeli mesâbesindedir. Yâni Hak Teâlâ, lûtfettiği îman nîmetinin yüceliğini ve değerini idrâk ettirmek için, kullarından âdeta bir bedel taleb etmektedir.

“Allâh, mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) âyet-i kerîmesi de, bu hakîkatin bâriz bir ifâdesidir.

Dolayısıyla, rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri (can, mal-mülk vesâireyi) seve seve O’nun yolunda fedâ etmek, îmânın kemâline vesîledir.

Hayat imtihânının bütün meşakkat ve zorluklarını rızâ ve teslîmiyetle aşarak Allâh ve Rasûlü’nün yolunda yürümek, mü’minlerin en mühim îman şiârıdır. Her mü’min, îman nîmetinin bedelini Hak Teâlâ’ya ödemek mecbûriyetindedir. Zîrâ bedeli ödenmeyen bir şeye sâhiplik iddiâsına kalkışmak veya ödenmeyen bir bedelin karşılığını talep etmek, abesle iştigaldir.

Mü’minin îman zirvelerine doğru irtifâ kazanması; amel-i sâlih dediğimiz, Allâh rızâsını gâye edinen niyet, ibâdet ve davranış güzellikleriyle yaşamasına bağlıdır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde îman ve amel-i sâlih, umûmiyetle birlikte zikredilmiştir. Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, duyulup hissedilen, kalbe nakşedilen ve netîcede davranışlara aksettirilen hakîkatler ile yaşanır. Âlemdeki ilâhî kudret akışlarını tefekkür ve ibâdetleri lâyık olduğu kalbî kıvâm ile edâ edebilme neticesinde mü’min, îmânın gerçek hazzını tadar ve hayatında fazîlet dolu sayısız tecellîlere mazhar olur.

Îman, bütün ibâdetlerden üstündür. Zîrâ ibâdetler, ancak îmân ile kâimdir. İbâdetler, muayyen bir zaman içinde îfâ edilir. Amellerin en fazîletlisi olan namaz dahî, günde beş vakit farzdır. Îman ise, dâimî olarak farz olduğundan, onu her an kalbimizde zinde tutmamız îcâb eder. Bu sebeple de kalbi gaflete düşüren her türlü mâsivâ tuzaklarından sakınmamız ve âdeta mânevî bir zırh mesâbesinde olan amel-i sâlihlerle îmânımızı muhâfaza altına almamız zarûrîdir.

Îman cevheri, mü’minin en kıymetli sermâyesidir. Âyet-i kerîmelerde, apaçık bir düşmanımız olduğu beyân edilen şeytan, aveneleriyle birlikte, her fırsatta çeşitli hîle ve vesveselerle mü’min gönüllerden îman cevherini çalmaya çalışmaktadır. Bu bakımdan kalben teyakkuz hâlinde bulunarak îmânımıza büyük bir aşk ve şevk ile sarılmak ve sâlih amellerle onu sarsılmaz bir sûrette muhâfaza altına almak en mühim vazîfemizdir.

Îman cevherini saf ve parlak bir ayna gibi Hakk’ın tecellîlerine mâkes kılabilmek için “zikrullâh”a ihtiyaç vardır. Zikrullâh ise, “Allâh” lâfzının kalp mahfazasına aşk ve şevkle nakşedilmesidir. Bu sâyede kalpten mâsivâ ve gaflet pası silinir, kalp tam bir huzur ve itmi’nâna erdiği için îmânın gerçek hazzı tadılır.

Bu mânevî olgunluğa eren mübârek ve has kulların îman neşvesi, cümle fânî haz ve lezzetleri aşmıştır. Öte yandan dünyâya âit bütün çile ve ıztırapların yakıcı elemleri de onların nazarında âdeta bir hiç hâline gelmiştir.

Îmânı bizlere öğreten Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve bu nîmetin günümüze kadar ulaşmasında hizmeti geçen sâlih mü’minlerin, bu uğurdaki sabır, sebat, metânet, firâset, fedâkârlık ve azimlerini gösteren sayısız misallerden bâzılarını birlikte mütâlaa edelim:

İMANI AŞKLA YAŞAYANLAR

Peygamberimizin Selim Sıfatı
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, henüz on iki yaşında bir çocuk iken kendisine Râhip Bahîra’nın:

“–Yavrum, Lât ve Uzzâ hakkı için soruyorum, cevap ver!” demesi üzerine;

“–Lât ve Uzzâ adına yemin ederek bana bir şey sorma! Vallâhi ben, bunlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!” demiştir.[1]

Fahr-i Kâinât Efendimiz, küçük yaşlarda bile selîm fıtratıyla putlardan ve îmansızlıktan uzak durmuştur. Nübüvvetten sonra îmânın tebliğ, tâlim ve aşkla yaşanması husûsunda gösterdiği müstesnâ azim ve gayret ise, her mü’minin mâlûmu olan bir hakîkattir.

Sihirbazların Firavun’a Cevabı
Firavun’un Tanrılık iddiâsını reddeden ve onun tahammül üstü eziyetleri karşısında:

“–Senin zulmün dünyâya âittir, sen hükmünde ve davranışlarında serbestsin, nasıl olsa bizler Rabbimiz’e döndürüleceğiz!” diyerek îman cesâretiyle meydan okuyan sihirbazlar, Firavun’un emriyle elleri ve kolları çapraz kestirilip hurma dallarına asılmadan önce, beşerî bir acziyet gösterip îman zaafına düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırmışlar:

“...Yâ Rabbi! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!” (el-A’râf, 126) diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmişler ve ardından şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rab’lerine kavuşmuşlardır.

Müslüman İseviler
Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında îmanlarını muhâfaza etmişler ve onlar da şehâdet şerbetini aşk ile içmişlerdir.

Ashâb-ı Uhdûd Kıssası
Îmânı aşkla yaşayan kahramanların başında gelen diğer bir grup da, “Ashâb-ı Uhdûd”un diri diri ateşe attıkları mü’minlerdir. Milâdî dördüncü asırda Yemen’e hâkim olan Yahûdî Zû Nüvâs, o zamanlar tevhîd inancına bağlı Hristiyanlar olan Necran ahâlîsini, îtikadlarını değiştirmeye zorlamış, halk direnince de birçok insanı ateş dolu hendeklere attırarak diri diri yaktırmıştır. Bu şekilde öldürülenlerin sayısının yirmi bin kadar olduğu nakledilmektedir.

Bu zâlimler, mü’minleri yakmak için hendekler (uhdûd) kazıp ateş yaktıkları için “Ashâb-ı Uhdûd” diye isimlendirilmişlerdir. Fakat kalplere nakşolan ve orada ebediyyen karar kılan îmânı bu şekilde yok etmeye çalışanlar başarılı olamamış, bilâkis Allâh’ın kahır ve azâbına uğrayarak mağlup ve perişan olmuşlar, sonsuza dek lânetlenmişlerdir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“(Mü’minleri yakmak üzere) o tutuşturulmuş ateşle dolu hendekleri hazırlayan Ashâb-ı Uhdûd, lânetlenmiştir.” (el-Burûc, 4-5)

İslam’ın İlk Kadın Şehidi
Asr-ı Saâdet’te îmânı aşkla yaşayarak “İslâm’ın İlk Şehîdesi” ünvânına nâil olan bahtiyar hanım sahâbî, Hazret-i Sümeyye Hâtun’dur. Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî son derece çekinip korkan Hazret-i Sümeyye -radıyallâhu anhâ-, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül göstermiş, îmânından aslâ tâviz vermemiştir. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalanmış, fecî bir şekilde şehîd edilmiştir. Kocası Hazret-i Yâsir de yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır göstermiş, nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içmiştir. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anhüm- İslâm’ın ilk şehîdleri olmuşlardır.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ödemişlerdir.

Allah Birdir
Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında âdeta bir pelteye dönmüş olan vücûdundan kanlar akarken bile dâimâ; «Ehad, ehad, ehad: Allâh birdir, Allâh birdir, Allâh birdir…» diyerek tevhîdi tebliğ ediyor, acı ve ıztıraptan ziyâde, îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullâh hazzını yaşıyordu.[3]

Sahabeye Yapılan İşkenceler
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, hilâfeti döneminde, ilk Müslümanlardan olan Habbâb bin Eret -radıyallâhu anh-’a:

“–Allâh yolunda çektiğin işkenceleri bize biraz anlatır mısın?” demişti.

Bunun üzerine Hazret-i Habbâb:

“–Ey mü’minlerin emîri, sırtıma bak!” dedi. Onun sırtına bakan Hazret-i Ömer:

“–Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmemiştim.” diyerek hayretler içinde kaldı. Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle devâm etti:

“–Kâfirler ateş yakarlar ve beni elbisesiz olarak üzerine yatırırlardı. Ateş, ancak sırtımdan eriyen yağlarla sönerdi.”[4]

Müşrikler ateşte kızdırdıkları taşları Hazret-i Habbâb’ın sırtına yapıştırırlar ve işkencenin şiddetinden mübârek sahâbînin etleri dökülürdü. Buna rağmen yine de kâfirlerin istedikleri sözleri söylemezdi. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 114)

Zîrâ îmânın lûtfettiği “vuslat” heyecânı, bütün dünyevî ıztırapları bertarâf ediyordu.

Habbâb bin Eret -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir gün Allah Rasûlü, Kâbe’nin gölgesinde iken, yanına varıp kendisine müşriklerden gördüğümüz işkenceleri şikâyet tarzında anlattık. Ardından da bu işkencelerden kurtulmamız için Allah’tan yardım dilemesini taleb ettik.

O da bize şöyle buyurdu:

“Sizden evvelki nesiller arasında, yakalanıp bir çukura konan, sonra testere ile baştan aşağı ikiye bölünen ve demir taraklarla etleri tırmıklanan, fakat yine de dîninden dönmeyen mü’minler olmuştur. Allâh’a andolsun ki, O, bu dîni tamamlayacak, hâkim kılacaktır. O derecede ki, bir kişi, Allah’tan ve koyunlarına kurt saldırmasından başka bir korku duymaksızın, San’a’dan Hadramut’a kadar emniyet içinde gidip gelebilecektir. Ne var ki siz sabırsızlanıyorsunuz!..” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvûd, Cihâd 97/2649)

Suheyb Kazandı!
İslâm düşmanları, Hazret-i Suheyb -radıyallâhu anh-’ı da bayıltıncaya kadar döverlerdi. Bu işkenceler hicrete kadar devâm etti. Nihâyet Suheyb -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’den sonra Medîne’ye hicret etmek maksadıyla yola çıktı. Mekkelilerden bâzıları arkasından yetişerek:

“–Sen buraya fakir ve zayıf bir kimse olarak geldin. Aramızda bol servete kavuştun! Sonunda kendinle birlikte servetini de alıp gitmek istiyorsun ha! Vallâhi buna müsâade etmeyiz!” dediler.

Suheyb hemen hayvanından yere indi. Sadağındaki okları çıkardı ve:

“–Ey Kureyş cemaati! İyi bilirsiniz ki, ben sizin en iyi ok atanlarınızdan biriyim. Vallâhi yanımda bulunan okların hepsini üzerinize atar, bitince de kılıcımı çekerim. Bunlardan birisi elimde bulundukça bana yaklaşamazsınız. Ancak onlar elimden çıktıktan sonra bana istediğinizi yapabilirsiniz. Şimdi, servetimin yerini haber verip onu size terk edersem yolumu açar, beni serbest bırakır mısınız?” dedi.

Müşrikler, teklifi kabûl ettiler. Bunun üzerine Suheyb -radıyallâhu anh-, servetinin yerini onlara bildirerek yoluna devâm etti. Rebîülevvel ayının ortalarında Kubâ’ya varıp Rasûlullâh’a kavuştu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu görünce tebessüm etti ve onun îmânı uğruna bütün servetini fedâ etmesini îmâ ederek:

“Suheyb kazandı! Suheyb kazandı! Ey Ebû Yahyâ! Satış kârlı oldu! Satış kârlı oldu!” buyurdu.[5]

Rivâyete göre bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allâh’ın rızâsını kazanmak için kendini (ve malını) fedâ eder. Allâh da kullarına karşı şefkatlidir.” (el-Bakara, 207)

İşkenceden Gözleri Âmâ Olan Hanım Sahabi
Zinnîre Hâtun da müşrikler tarafından bin bir ezâ ve cefâ gören hanım sahâbîlerdendi. Ebû Cehil’in yaptığı işkenceler yüzünden âmâ olmuştu.

Ebû Cehil ona:

“–Gördün mü? Lât ve Uzzâ senin gözünü kör etti!” dedi.

Zinnîre Hâtun:

“–Hayır! Vallâhi, benim gözümü kör eden onlar değildir. Lât ve Uzzâ, bana ne fayda ne de zarar verebilir. Benim Rabbim, gözümü geri vermeye kâdirdir!” dedi.

Ruhları ebediyyen karanlığa gömülü olan müşrikler, sabah olduğunda, Allâh’ın lûtfuyla Zinnîre Hâtun’un gözlerinin iyileşmiş olduğunu görerek şaşkına döndüler.[6]

Sahabenin Gördüğü İşkenceler
İlk Müslümanlardan daha niceleri böyle çile ve ıztıraplar içinde idi. Âmir bin Füheyre, Ebû Fükeyhe, Mikdâd bin Amr, Ümmü Übeys, Lübeyne Hâtun, Nehdiye Hâtun ve kızı gibi, Peygamber Efendimiz’in güzîde ashâbı, akla hayâle gelmedik işkencelere mâruz kalmışlardı. Müşrikler onları, ayaklarından zincirle bağlayıp elbisesiz bir hâlde sürükleyerek, sıcağın en şiddetli olduğu saatlerde çöle çıkarırlar, üzerlerine büyük kaya parçaları koyarlar, şuurlarını kaybedip ne söylediklerini bilmez hâle getirinceye kadar onlara işkencenin her türlüsünü tatbîk ederlerdi. Boğazlarını sıkarlar ve öldüklerini zannedinceye kadar bırakmazlardı.[7]

Ashâb-ı kirâm, işte bu tahammül ötesi işkence ve zulümler altında îmanlarını korudular, bu ilâhî nîmetin bizlere kadar ulaşması için malları ve canları pahasına gayret sarf ettiler. Zîrâ onlar, İslâm nîmetinin azametini gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyâda da ilâhî izzetin kapısını aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

“Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır bir takvâ ile korkun ve ancak Müslüman olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102) emr-i ilâhîsi muhtevâsında nihâyet bularak gerçek ve ebedî saâdete nâil oldular.

İmanından Vazgeçmedi
Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallâhu anh-, annesine karşı son derece itaatkâr bir evlât idi. İslâm’a girdiği zaman annesi:

“–Ey Sa’d! Sen ne yaptın? Eğer, bu yeni dîni terk etmezsen, yemin olsun ki, ben yemem, içmem, nihâyet ölürüm. Sen de benim yüzümden «Hey anasının kâtili!» diye kötü bir isimle çağrılırsın!” dedi.

Sa’d -radıyallâhu anh-:

“–Yapma anneciğim, ben bu dîni hiçbir şey için terk edemem!” deyince, anası iki gün, iki gece yemedi ve iyice kuvvetten düştü. Bunu gören Hazret-i Sa’d (çok sevdiği annesini bu inadından vazgeçirebilmek için tam bir kararlılıkla):

“–Anneciğim! Vallâhi yüz canın olsa da hepsi birer birer çıksa, ben bu dîni hiçbir şey için terk edemem, bunu böyle bilesin!..” dedi. Oğlunun kararlılığını anlayan annesi de inadı bırakıp yemeye başladı.

Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için de) önce Bana, sonra da ana-babana şükret, diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. (Bununla beraber) eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme! Onlarla dünyâda iyi geçin! Bana yönelenlerin yoluna tâbî ol! Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm, (amellerinizin iyi veya kötü karşılığını alırsınız).” (Lokmân, 14-15) (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 43-44; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 368)

Ölümü Bile Göze Aldı
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’ye hicret edeceği zaman, Hazret-i Ali’yi yanına çağırdı. Ona hicret hakkındaki ilâhî emri haber verdi. Ardından, üzerinde bulunan emânetleri yerlerine teslîm etmesi için O’nu kendisine vekil tâyin ettiğini bildirdi. Çünkü Mekke’de, kıymetli bir eşyâsı olup da, sıdkını ve emînliğini bildikleri için, onu Rasûlullâh’a emânet etmeyen, neredeyse hiç kimse yok gibiydi.

Allah Rasûlü, müşriklerin plânlarına karşı tedbîr olarak da şöyle buyurdu:

“–Yâ Ali! Bu gece benim yatağımda sen yat! Şu hırkamı da üstüne ört! Korkma! Sana hoşlanmayacağın bir şey isâbet etmeyecektir!” (İbn-i Hişâm, II, 95, 98)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- büyük bir îman celâdetiyle, vücûduna inmeye hazır azgın mızrakların gölgesinde, Efendimiz’in yatağına uzandı. Allah Rasûlü’nü öldürmek için hâne-i saâdete gelen gözü dönmüş müşrikler, bir müddet bekledikten sonra, örtünün altında yatanın Hazret-i Ali olduğunu anlayınca büsbütün öfkelendiler:

“–Amcanın oğlu nerede ey Ali!?” diye bağırdılar.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“–Bilmiyorum, bir fikrim yok! Hem O’nun üzerinde gözcü de değilim! Siz O’na Mekke’den çıkıp gitmesini söylediniz! «Bizden ayrıl, git!» dediniz. O da çıkıp gitti.” dedi.

Bunun üzerine müşrikler, Hazret-i Ali’yi azarladılar ve tartakladılar; hattâ Mescid-i Harâm’a götürüp bir süre hapsettikten sonra serbest bıraktılar.[8]

“Kazandım Vallâhi!”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelen Necidliler, İslâm’ı öğrenmek istediklerini bildirerek muallim talebinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine Allah Rasûlü, hepsi de Ehl-i Suffe’den olan ve İslâm’ı iyi bilen yetmiş kadar hâfızı onlara gönderdi. Müslümanlar Bi’r-i Maûne’ye gelip de bir mağarada istirahate çekildiklerinde korkunç bir tuzağa düşürüldüler. İşte bu sırada Cebbâr bin Sülmâ adlı müşriğin attığı bir mızrak, Âmir bin Füheyre -radıyallâhu anh-’ın sırtından girip göğsünden çıktı. O zamanlar kırk yaşında bulunan İbn-i Füheyre şehâdet şerbetini içmek üzere olduğunu anlayınca büyük bir sevinçle:

“Kazandım vallâhi!” diye haykırdı.

Bu hâince tuzağı hazırlayanların başı olan İbn-i Tufeyl, katliamdan kurtulan bir Müslümanı yanına alıp bu azîz şehîdimizin başına geldi ve:

“–Kim bu?” diye sordu.

“–Âmir bin Füheyre!” cevâbını alınca:

“–Ben onun öldürüldükten sonra naaşının göğe yükseldiğini gördüm. Yerle gök arasında duruşu hâlâ gözümün önündedir. Sonra yere indi.” dedi.

Meşhur şâirlerden olan İbn-i Tufeyl bu olayı bizzat görmesine rağmen yine de müslüman olmadı. Fakat Âmir bin Füheyre -radıyallâhu anh-’ı şehîd eden Cebbâr, sonunda hidâyete mazhar oldu. Zîrâ şehîd ettiği zâtın “Kazandım vallâhi!” diye haykırışı günlerce kulaklarında çınladı. Bu sözler kendisi için bir muammâ oldu. “Ben onu öldürüyorum, o kazandım diyor, bu nasıl iştir?” diye haftalarca düşündü. Bir gün kahramanlığı ile meşhur ve Hazret-i Peygamber’in yüz kişiye bedel saydığı hemşehrisi Dahhâk bin Süfyân’a, “Kazandım vallâhi!” sözünün ne mânâya geldiğini sordu. O da bu sözün “Cennete kavuştum.” demek olduğunu söyleyince Cebbâr, daldığı derin gaflet uykusundan uyandı ve îmân ile şereflendi.[9]

Hz. Safiye’nin (r.a.) Sabrı
Uhud Harbi sonunda Efendimiz’in halası Hazret-i Safiye -radıyallâhu anhâ-, vücûdu parça parça edilmiş olan kardeşi Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh-’ı görmek istedi. Bu niyetle şehîdlerin bulunduğu tarafa yöneldi. Oğlu Zübeyr kendisini karşılayarak:

“–Rasûlullâh geri dönmeni emrediyor anneciğim.” dedi. O ise:

“–Niçin? Kardeşimi görmeyeyim diye mi? Ben onun ne fecî bir şekilde kesilip doğrandığını biliyorum. O, Allâh için bu musîbete dûçâr oldu. Zâten bizi de bundan başkası tesellî edemezdi. İnşâallâh sabredip ecrini Allah’tan bekleyeceğim.” dedi.

Zübeyr, gidip annesinin söylediklerini Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e bildirdi. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Öyleyse bırak görsün.” buyurdu. Safiye -radıyallâhu anhâ- da şehîdlerin efendisi olma şerefine eren kardeşinin cesedi yanına gelerek içli içli duâ etti. (Bkz. İbn-i Hişâm, III, 48; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 349)

Kendinden Öncekilerden İbret Al Da Başkalarına İbret Olma!
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hükümdarlara yazdığı mektupları götüren ashâb-ı kirâmın îman celâdeti de dillere destandır. Dünyâ çapında şöhret bulmuş zâlimlerin karşısında ve kelle uçurmaya hazır cellâtların arasında, Allah’tan başka hiç kimseden korkmadan Efendimiz’in mesajlarını onlara ulaştırmışlardır. Kılıç ve mızrakların gölgesi altında cesur konuşmalar yapmaktan çekinmemişlerdir. Bunlardan bâzı misaller şöyledir:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün:

“–Ey insanlar! Ecir ve sevâbını Allah’tan bekleyerek şu mektubu İskenderiye Mukavkısı’na hanginiz götürür?” diye sorunca, Hâtıb bin Ebî Beltaa -radıyallâhu anh- fırlayıp kalktı ve Efendimiz’in huzûruna vardı:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben götüreyim.” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Hâtıb! Allâh bu vazîfeyi senin hakkında mübârek kılsın!” buyurdu…

Hâtıb bin Ebî Beltaa -radıyallâhu anh-, İskenderiye’ye varıp kralın huzûrunda Peygamber Efendimiz’in mektubunu okudu. Mukavkıs, Hâtıb -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp din adamlarını da topladı. Hâdisenin devâmını Hâtıb -radıyallâhu anh-’tan dinleyelim:

Mukavkıs bana:

“–Anlamak istediğim bâzı şeyleri seninle konuşacağım.” dedi.

Kendisine:

“–Buyrunuz, konuşalım.” dedim.

Mukavkıs:

“–Senin Efendin peygamber değil midir?” diye sordu.

“–Evet, O, Allâh’ın Rasûlü’dür.” dedim.

“–O gerçekten bir peygamber ise kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin Allâh’a duâ etmedi?” diye sorunca ona:

“–Sen, Îsâ bin Meryem’in Allâh’ın bir peygamberi olduğuna şehâdet edersin değil mi? O gerçekten peygamber olduğuna göre, kavmi onu yakalayıp çarmıha germek istedikleri zaman, semâya yükseleceğine, kavmini helâk etmesi için Allâh’a duâ etseydi olmaz mıydı?” dedim.

Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet susup düşündükten sonra, sözlerimi tekrarlamamı istedi. Ben tekrarlayınca Mukavkıs yine bir müddet düşündü. Sonra da:

“–Güzel söyledin. Sen bir hakîmsin, yerli yerince konuşuyorsun ve hakîm olanın da yanından geliyorsun.” dedi.

Ben de bunun ardından Mukavkıs’a:

“–Senden önce burada bir adam, kendisinin en yüce ilâh olduğunu iddiâ etmişti. Allah Teâlâ o Firavun’u dünyâ ve âhiret azâbıyla yakalayıp cezâlandırdı. Sen, kendinden öncekilerden ibret al da başkalarına ibret olma!” dedim.

Mukavkıs:

“–Bizim bir dînimiz vardır, daha hayırlısını görmedikçe onu bırakmayız!” dedi.

Ben de:

“–İslâm, senin bağlı bulunduğun dinden kesinlikle daha üstündür! Biz seni, Allah Teâlâ’nın insanlara dîn olarak seçtiği İslâm’a dâvet ediyoruz. Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sadece seni değil bütün insanları dâvet ediyor. Onlardan kendisine karşı en katı ve kaba davrananlar, Kureyşliler oldu. O’na karşı en çok düşmanlığı da yahûdîler yaptılar. İnsanlardan en çok yakınlık gösterenler ise hristiyanlar oldu. Hazret-i Mûsâ, nasıl ki Hazret-i Îsâ’yı müjdelemiş ise, o da Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın geleceğini müjdelemiştir. Bizim seni Kur’ân’a dâvetimiz, senin Tevrât’a bağlı olanları İncîl’e dâvet etmen gibidir. Her insan kendi zamanında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın dönemine yetişenlerdensin. Dolayısıyla biz seni İslâm’a dâvet etmekle, Îsâ -aleyhisselâm-’ın dîninden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilâkis onun risâletine uygun olanı yapmanı teklif etmiş oluyoruz.” dedim.

Mukavkıs:

“–Ben bu peygamberin dînini inceledim. Gördüm ki, onda ne dünyâdan el etek çekilmesi emrediliyor ne de beğenilen ve makbûl bir şey yasaklanıyor. O ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz ne de gâipten haber aldığını iddiâ eden bir yalancıdır. Bilâkis kendisinde gâibi keşfedip haber vermek gibi peygamberlik alâmetleri vardır. Buna rağmen biraz daha düşünmek isterim.” dedi.

Daha sonra da Peygamber Efendimiz’in mektubuna bir cevap yazdırdı…

Mukavkıs, ne bundan fazla bir şey yaptı ne de müslüman oldu. Bana da:

“–Sakın hâ! Kıbtîler senin ağzından tek bir kelime bile işitmesinler, yoksa sana zarar verirler!” diye tembihte bulundu.[10]

Hâtıb -radıyallâhu anh-’ın kralın karşısında îman cesâretiyle ifâde ettiği bu hikmetli sözler, îmânı aşkla yaşayan bir mü’minin firâset ve cesâretine dâir ne güzel bir misaldir.

Abdullah Bin Huzafe’nin Cesareti
İran Kisrâsı’na yazılan mektubu da Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- götürmüştü. Kisrâ, mektupta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in isminin kendi isminden evvel yazılmasına kızarak o mübârek nâmeyi parça parça etti, elçiye de ağır hakâretlerde bulundu.

Abdullâh -radıyallâhu anh-, îmânından aldığı kuvvet ve asâletle Kisrâ ve adamlarına şöyle hitâb etti:

“–Ey Fars halkı! Sizler peygambersiz, kitapsız ve yeryüzünün ancak elinizde bulunan bir kısmına hâkim olarak sayılı günlerinizi geçiriyor ve bir rüyâ hayâtı yaşıyorsunuz! Hâlbuki yeryüzünün hâkim olamadığınız kısmı daha fazladır.

Ey Kisrâ! Senden önce, dünyâyı veya âhireti arzu eden nice hükümdarlar gelmiş ve hüküm sürmüşlerdir. Onlardan âhireti isteyenler, dünyâdan da nasiplerini almışlardır. Dünyâyı arzulayanlar ise âhiret nasiplerini yitirmişlerdir. Sana teklif ettiğimiz bu dîni küçümsüyorsun ama, vallâhi nerede olursan ol, küçümsediğin şey üzerine gelince, ondan korkacak ve korunamayacaksın!”

Kisrâ da cevâben mülk ve saltanatın kendisine münhasır olduğunu, ne yenilgiye uğramaktan ne de kendisine bir ortak çıkmasından korkmadığını söyledi.[11] Ardından da adamlarına Abdullâh bin Huzâfe’nin dışarı çıkarılmasını emretti.

Abdullâh -radıyallâhu anh-, Kisrâ’nın huzûrundan çıkar-çıkmaz hayvanına binip Medîne’nin yolunu tuttu. Kendi kendine:

“Vallâhi, benim için iki yoldan (ölmek veya sağ-sâlim dönmek) hangisi olursa olsun gam çekmem. Rasûlullâh’ın mektubunu yerine ulaştırmış ve vazîfemi yapmış bulunuyorum.” dedi.[12]

İşte, Allah Rasûlü’nün bir arzusunu yerine getirmek için canını fedâ etmeyi göze alan İslâm kahramanlarının vicdan huzûru…

Başı Öpülesi Sahabi
Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh-’ın eşsiz fazîletini ve îman cesâretini sergileyen nice ibretlerle dolu bir kıssası daha vardır:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hilâfeti döneminde Şam’ın Kayseriye taraflarında Rumlar üzerine bir İslâm ordusu gönderilmişti. Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- da orduda bulunuyordu. Rumlar onu esir ettiler. Krallarına götürdüler ve; “Bu, Muhammed’in ashâbındandır!” dediler.

Kral, Hazret-i Abdullâh’ı bir eve kapattırıp günlerce yemekten, içmekten alıkoyduktan sonra, ona bir miktar şarap ve domuz eti gönderdi. Üç gün gözlediler. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ne şaraba ne de domuz etine el sürmedi. Krala:

“–Onun boynu iyice büküldü. Oradan çıkarmazsanız ölecek!” dediler.

Kral, onu getirterek:

“–Seni yiyip içmekten alıkoyan nedir?” diye sordu.

Abdullâh -radıyallâhu anh-:

“–Gerçi zarûret, onlardan yemeyi ve içmeyi bana helâl kılmıştır, ama ben seni, kendime ve İslâm’a güldürmek istemedim!” dedi.

Kral onun bu vakur tavrı karşısında:

“–Sen Hristiyan olsan da mülkümün yarısını sana versem, seni mülk ve saltanatıma ortak yapsam, kızımı da seninle evlendirsem olmaz mı?” dedi.

Abdullâh -radıyallâhu anh-:

“–Sen bana, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın dîninden göz açıp kapayıncaya kadar dönmem karşılığında mülkünün tamâmını ve bütün Arap mülkünü versen bile, bunu aslâ yapmam.” dedi.

Kral:

“–Öyleyse seni öldürürüm.” dedi.

Hazret-i Abdullâh:

“–O da senin bileceğin bir şey!” dedi.

Abdullâh -radıyallâhu anh- çarmıha gerildi. Okçular önce ona isâbet etmeyecek şekilde, gözünü korkutmak için ok attılar. Daha sonra kendisine tekrar hristiyan olması teklif edildi. O mübârek sahâbî en ufak bir temâyül bile göstermedi. Bunun üzerine Kral:

“–Ya Hristiyan olursun ya da seni kaynar kazanın içine atarım.” dedi.

Kabûl etmeyince bakırdan bir kazan getirildi, içine zeytin yağı veya su konularak kaynatıldı. Kral, Müslümanlardan bir esir getirtti. Hristiyan olmasını teklif etti. Esir, bu teklifi kabûl etmeyince kazanın içine atılmasını emretti. Müslüman esir, kazana atıldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ona bakıyordu. Etleri bir anda kemiklerinden soyulup dökülüverdi.

Kral, Abdullâh -radıyallâhu anh-’a tekrar Hristiyan olmasını teklif etti. Kabûl etmeyince, onun da kazana atılmasını emretti. Hazret-i Abdullâh kazana atılacağı esnâda ağlamaya başladı. Kral, fikir değiştirdiğini zannederek Abdullâh -radıyallâhu anh-’ı yanına getirtti ve tekrar Hristiyan olmasını teklif etti. Şiddetle reddettiğini görünce hayret ederek:

“–Öyleyse niçin ağladın?” diye sordu.

Hazret-i Abdullâh, şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Zannetme ki senin bana yapmak istediğinden korkarak ağladım! Ben, Allâh yolunda verebileceğim bir tek canım olduğu için ağladım. Kendi kendime; «Sen şimdi bir tek can taşıyorsun, şu kazana atılacak, Allâh yolunda bir anda ölüp gideceksin. Hâlbuki vücûdumdaki kıllar adedince canım olmasını ve her biri için bunların Allâh yolunda bana tekrar tekrar yapılmasını ne kadar arzu ederdim.» dedim.”

Hazret-i Abdullâh’ın îman celâdet ve asâletiyle sergilediği bu müthiş tavır, kralın çok hoşuna gitti ve onu serbest bırakmak istedi.

“–Başımı öp de seni serbest bırakayım.” dedi.

Abdullâh -radıyallâhu anh-, bir mahzuru bulunmayan bu teklife, yine bir teklifle karşılık verdi:

“–Benimle birlikte bütün Müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?”

Kral:

“–Evet bırakırım.” deyince de:

“–İşte şimdi olur.” dedi.

Hazret-i Abdullâh -radıyallâhu anh- der ki:

“Kendi kendime; «Hem canımı hem de Müslüman esirlerin canını kurtarmak için Allâh düşmanlarından bir düşmanın başını öpmemde ne mahzur olacak ki? Öp gitsin!» dedim.”

O gün seksen Müslüman serbest bırakıldı. Hazret-i Ömer’in yanına geldiklerinde durumu ona anlattılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Abdullâh bin Huzâfe’nin başını öpmek, her Müslümana düşen bir vazîfedir! Bunu yerine getirmeye ilk önce ben başlıyorum.” dedi. Kalkıp onun yanına gitti ve başını öptü.[13]

Firâset sâhibi kâmil mü’minler, îmânın kazandırdığı engin görüş ufku sâyesinde hâdiseleri âhiret penceresinden seyrederler. Bu vesîleyle de her dâim bir artı-eksi, yâni fayda ve zarar hesâbı içinde olurlar. Bu yüzden onların îmân aşkı karşısında, dünyevî ezâ ve cefâların, gelip geçici çile ve ıztırapların, sözü edilecek kadar bile değeri yoktur.

Peygamberimizi Görmek İçin 1 Yıl Yolculuk Etti
Îmânı aşkla yaşayan kahramanlardan biri de Vehb bin Kebşe -radıyallâhu anh-’tır. Bu mübârek sahâbînin türbesi Çin’dedir.[14] Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu, Çin’de tebliğ hizmetinde bulunmak üzere vazîfelendirmişti. Hâlbuki o zamanın şartlarında Çin, Medîne-i Münevvere’den bir senelik mesâfede idi. Bu sahâbî oraya kadar gidip uzun bir müddet tebliğde bulunduktan sonra gönlünü kavuran Rasûlullâh hasretini bir nebze olsun dindirebilmek ümîdiyle Medîne yollarına düştü. Bir yıl süren çileli bir yolculuğun ardından nurlu Medîne’ye vâsıl oldu. Fakat ne yazık ki Hazret-i Peygamber vefât etmiş olduğu için O’nu göremedi. Hasreti bir kat daha artmış olarak, Allah Rasûlü’nün kendisine emrettiği hizmetin kudsiyetinin idrâki içinde tekrar Çin’e döndü ve bu hizmetteyken rûhunu teslîm etti.

Vehb bin Kebşe -radıyallâhu anh-, böylece Allah Rasûlü’nün Çin’deki ilk temsilcisi olma şerefine nâil oldu. Fânî cesedi Çin’de, rûh-i câvidânîsi ise Medîne-i Münevvere’nin rûhâniyet-i Rasûlullâh ile dolu münevver iklîminde kaldı.

“Bütün Dünyâyı Verseniz Yine De Dînimi Değiştirmem!”
Sultan 2. Bâyezîd ile kardeşi Cem Sultan arasında cereyân eden şu hâdiseler de, ecdâdımızdaki îman celâdeti ile İslâm’ın bahşettiği güzellik ve fazîleti açık bir şekilde aksettirmektedir:

Bâyezîd-i Velî, 1481 yılında pâdişâh olduktan sonra, saltanatının ilk 14 yılını, kardeşi Cem Sultan’ın Osmanlı tahtında hak iddiâ etmesi neticesinde ortaya çıkan problemlerle uğraşarak geçirdi. Bu durum da 2. Bâyezîd’in, Hristiyanlık âlemine karşı belli ölçüde âtıl kalmasını îcâb ettirdi. Cem Sultan, Bâyezîd Han’a:

“–Ülkemizi ikiye bölelim, yarısında sen hükümdar ol, yarısında ben olayım!” diye teklif etti.

Bâyezîd-i Velî ise:

“–Kardeşim, vatan ümmetin malıdır. Şâyet onu bölersek devlet gücünü kaybeder. Neticede güçsüz beylikler hâline geliriz. Bu büyük bir vebâl olur. Vücûdum ikiye bölünür, fakat ümmetin toprağı bölünmez!” diyerek bu teklifi reddetti.

Bu arada Cem Sultan, Rodos şövalyelerinin nâzik bir dille yaptıkları dâvet üzerine Rodos’a gitme gafletinde bulundu. Şövalyeler verdikleri sözleri çiğneyerek onu bir esir gibi Papalığa sattılar. Papalık, Osmanlı üzerine yapılacak bir haçlı seferinde Şehzâde Cem’i kullanmayı plânlıyordu. Fakat bunu başaramayağını anlayan Papa İnnocent, ona hristiyan olmasını teklif etti. Bu teklif, Cem Sultan’a çok ağır geldi. Son derece mahzûn oldu. Papa’ya:

“–Değil Osmanlı saltanatını, bütün dünyâyı verseniz, yine de dînimi değiştirmem!..” dedi.

Haçlılar tarafından İslâm aleyhine kullanılmak istendiğini anladığı zaman Cem Sultan’ın Cenâb-ı Hakk’a yaptığı şu niyaz, onun gayret-i dîniyyesini göstermeye kâfîdir:

“Yâ Rabbi! Kâfirler eğer İslâm âlemine zarar vermek için beni âlet etmek istiyorlarsa, bu kulunu daha fazla yaşatma! Rûhumu bir an önce dergâh-ı izzetine al!..”

Onun bu duâsı müstecâb oldu ki, otuz altı yaşında Napoli’de vefât etti. Fânî dünyâya vedâ ettiği son demlerinde yanındakilere şu vasiyeti yaptı:

“Benim ölüm haberimi mutlak bir sûrette her tarafa duyurun! Bunu mutlakâ yapın ki, kâfirlerin benim vesîlemle müslümanlar üzerinde oynamak istedikleri oyunlar nihâyet bulsun! Bundan sonra ağabeyim Sultan Bâyezîd’e varın. Ricâ eyleyin ki, ne kadar zor olursa olsun benim cesedimi vatana aldırsın. Kâfir bir memlekette gömülmeyi istemiyorum. Şimdiye kadar ne oldu ise oldu. Sakın bu ricâmı reddetmesin! Lûtfedip bütün borçlarımı ödesin. Borçlu olarak huzûr-i ilâhî’ye gitmek istemiyorum. Âilemi, çocuklarımı ve bana hizmet edenleri affetsin. Hâllerine göre memnûn etsin..”

Ağabeyi Bâyezîd Han da onun bu vasiyetlerini yerine getirdi.

İşte İslâm’ın insana lûtfettiği kıvam! Bu iki kardeşin karşılıklı muâmeleleri; îmâna aşk ile bağlılık, vatan muhabbeti, ümmetin selâmeti uğrunda her şeyini fedâ edebilme, müsâmaha, hatâsını anlama netîcesinde yaşanan vicdan muhâsebesi, kul hakkından sakınma, af ve merhamet gibi nice fazîletler sergilemektedir.

“Gazâ Vaktidir; Bismillâh Vira!”
Osmanlı donanma târihinde büyük bir yeri olan İlyas, Oruç ve Hızır kardeşler, Akdeniz’de cihâd bayrağını açmadan evvel deniz ticâreti ile meşgul idiler. Ancak bu iş, Akdeniz’de pek büyük bir tehlike arz ediyordu. Nitekim Oruç Reis, bir gün Rodos korsanları tarafından esir edildi. Kardeşi Hızır Reis:

Olacak olsa gerek, çâr u nâçâr,

Gerek kalbin gen tut gerek dar!

deyip buna çâreler aramaya başladı. Ağabeyinin kurtuluşu için büyük fidyeler gönderdiyse de sözlerinde durmayan yalancı korsanların hîleleri yüzünden ağabeyinin esâreti uzun sürdü. Kâfirler bununla da kalmayıp Oruç Reis’e bir papaz göndererek ona hristiyan olmasını teklif etme cür’etini gösterdiler. Ancak Oruç Reis’in:

“–Ey gâfiller! Ben hak bir dîni bırakıp da nasıl bâtıl bir dîne mensup olurum?” şeklindeki cevâbı, âdeta suratlarına inen acı bir şamar oldu.

Buna sinirlenen korsanlar:

“–O hâlde Muhammed’in gelsin de seni kurtarsın bakalım!” diyerek onu forsalık yapması için bir sandala zincirlediler.

Oruç Reis, Allâh’a sığınarak:

“–Siz görün hele benim Rabbim bana nasıl yardım eyleyecek!” dedi ve Allâh’a ilticâ etti.

Bir müddet sonra kâfirlerin de gözlerine görünen beyaz kaftanlı yeşil sarıklı kimselerin yardımlarıyla el ve ayaklarındaki bağları çözüp kendisini engin deryâya bıraktı ve esâretten kurtuldu. Böylece îman celâdetiyle, teslîmiyet ve tevekkülünün bereketine nâil oldu.

İşte bu hâdiseden sonra Oruç Reis, kardeşi Hızır Reis’le beraber Akdeniz korsanlarına karşı amansız bir mücâdele başlattı. Kısa zaman içerisinde de nice deniz kurdu olmuş leventler onların yanında toplandı ve hep birlikte:

“Gazâ vaktidir; Bismillâh vira!” deyip deryâlara açıldılar.

“Vatan Sağ Olsun!”
Îmânı aşkla yaşamanın Çanakkale cephesindeki tezâhürleri de pek muhteşemdir. Çanakkale muhârebelerinde kumandanlık yapmış ve yaralanmış emekli bir subay, hâtırâtında şöyle anlatıyor:

“Çanakkale Harbi’nin devâm ettiği günlerden birindeydik. O gün akşama kadar devâm eden savaş, düşmanın maddî bakımdan nisbetsiz üstünlüğüne rağmen yine zaferimiz ile netîcelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muhârebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin «Allah Allah...» nidâları âfâkı titretiyor ve bu müthiş haykırışlar, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bastırıyordu.

Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıztırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o herşeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isâbetle neredeyse tamamen kopacak hâle gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıztırâbını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı:

«–Şunu kesiver kumandanım!» dedi.

Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecbûriyet ifâde ediyordu ki, gayr-i ihtiyârî çakıyı aldım ve derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazîfeyi yaparken de:

«–Üzülme Ali Çavuş, Allâh vücûduna sağlık versin!» diye moral vermeye çalışıyordum.

Çok geçmeden Ali Çavuş, vatan uğruna yalnız elini değil, mübârek vücûdunu da fedâ etti. Gözlerini hayâta yumarken de:

«–Vatan sağ olsun! Allâh îmandan ayırmasın!.. Canım vatana fedâ olsun!..» cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü hâline gelmişti.”

İşte Çanakkale’de sînesi îmanla dolu Mehmetçik, vatan müdâfaasını îman muktezâsı bir borç biliyor ve bu borcu canıyla ödemekten çekinmiyordu. Bu yüzden de silâhları gibi dinlerine, îmanları gibi de silâhlarına sarılıyorlardı…

Koca Seyit’in Vurduğu Gemi
Çanakkale Harbi’nde, Rumeli Mecidiye Tabyası, korkunç bir düşman saldırısı neticesinde neredeyse tamâmen imhâ edilmişti. Cephâneliğin büyük kısmı havaya uçmuş, on altı topçumuz şehîd olmuştu. Koca tabyadan geriye kalan; bir yüzbaşı, iki nefer ve bir de vinci kırılmış, ağzına mermi alamayan bir top idi.

Yüzbaşı, etraftaki birliklere durumu haber vermek için uzaklaşmıştı ki, erlerden Koca Seyyid, denizin üzerinde ateş ve ölüm püskürerek ilerleyen düşman gemilerine bakarak derin derin içini çekti. Gözleri doldu. Mahzun yüreği, düşman karşısında âciz kalmanın ıztırâbı içinde çırpınırken ellerini yüce Mevlâ’ya kaldırdı ve:

“Yâ Rab! Ey kudret sâhibi Allâh’ım! Bana şu an öyle bir kuvvet ver ki, hiçbir kulun benden daha güçlü olmasın!” diyerek Rabbine sığındı, O’ndan yardım istedi.

Koca Seyyid, dünyâ âleminden sıyrılmıştı âdeta... Artık sâdece Rabbinin huzûrunda gibiydi. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarından aşağı süzülüyordu. Vird hâlinde bir müddet: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” dedi.

Sonra birden «Yâ Allâh!» diye haykırdı ve arkadaşının hayret ve şaşkınlık dolu bakışları arasında 215 okkalık (yaklaşık 276 kiloluk) mermiyi kavrayıp kaldırdı. Demir basamakları üç kez inip çıktı. Göğüs ve omuz kemiklerinin çatırtıları duyuluyordu. Koca Seyyid, bir taraftan sel gibi ter dökerken diğer taraftan da çatlamış dudaklarıyla:

“Allâh’ım! Benden kuvvetini esirgeme!” duâsına devâm ediyordu.

Nihâyet topun ağzına sürdüğü meşhur üçüncü mermiyle savaşın kaderi değişti. İngilizlerin “Oşın” (Ocean) isimli zırhlı gemisi vurulmuş ve denizin üzeri cehennemî bir aleve bürünmüştü.

Hâdiseyi öğrenip Cenâb-ı Hakk’a şükreden Cevat Paşa, Koca Seyyid’i tebrîk ederken ondan aynı ağırlıkta bir başka mermiyi tekrar kaldırmasını istedi. Koca Seyyid ise, şu cevâbı verdi:

“–Paşam! Ben bu mermiyi kaldırırken gönlüm Allâh’ın feyziyle dopdolu ve te’yîd-i ilâhîye mazhar idi. Kendimde bir başkalık hissetmekteydim. Cenâb-ı Hakk’a yaptığım duâların mukâbilinde O’nun nusret ve inâyeti tecellî etmişti. Bu, o âna mahsustur. Şimdi kaldıramam kumandanım; mâzur görün!..”

Seyyid’in bu sözleri üzerine Cevat Paşa:

“–Evlâdım! Büyük bir iş başardın. Bir mükâfât iste benden?” dedi.

Allâh’a kulluktan başka her şeyi gönlünden silmiş olan fedâkâr yiğit, rûhundaki ikinci kahramanlığı da şu sözleriyle sergiledi:

“–Kumandanım! Hiçbir talebim yoktur; lâkin ben pehlivan yapılı olduğumdan günde bir somun yetmiyor. Düşman karşısında daha güçlü olmam için emretseniz de bana iki somun verseler!..”

Bu isteğe tebessüm eden Cevat Paşa, onu onbaşılıkla mükâfatlandırdı.

Akşam olup herkese bir, Seyyid Onbaşı’ya ise iki somun verildiğinde, büyük îman kahramanının gönlü buna râzı olmadı. Yiyecek kıtlığının hüküm sürdüğü bir zamanda arkadaşlarından farklı olmak istemedi. Kendisine verilen somunların birini iâde etti ve bir daha da almadı.

Ne kadar saf ve berrak bir gönül… Şüphesiz ki Koca Seyyid’in bu hâli, îman celâdetiyle, ihlâs ve samîmiyetin müşahhas bir ifâdesinden ibârettir.

İmanın Alameti
Hâsılı, îman; kuru bir iddiâ değildir. Îman, mü’min kalbinin seviyesinin ve kemâlinin şâhididir. Alâmeti de fedâkârlıktır. Îman, bir ebediyet sermâyesi olduğundan, muhâfaza edilip kuvvetlendirilmesi uğruna, târih boyunca nice canlar fedâ edilmiş, dayanılmaz işkence ve meşakkatlere katlanılmış, Allâh için, misli görülmemiş fazîlet ve kahramanlıklar sergilenmiştir. Günümüzde de her şeyden çok îmânı bu aşk ve şevk ile yaşama heyecânına ihtiyaç vardır. Bize lûtfedilen îman nîmetine bir şükür borcumuz olarak, bütün insanlığın Dâru’s-Selâm’a girebilmesi için seferber olmamız îcâb etmektedir. Îmânı aşk ile yaşayan bir mü’min, toplumun vaziyetinden kendisini mes’ûl hisseder. Bu fânî dünyâ hayâtında îmânımızın kemâli için ne kadar fedâkârlıkta bulunabilirsek, yarın âhirette ilâhî vuslata o nisbette nâil olacağız inşâallâh!

Dipnotlar:

[1] İbn-i İshâk, Sîret, Konya 1981, s. 54; İbn-i Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut, Dâru Sâdır, I, 154. Ayrıca bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 362.

[2] Bkz. İbn-i Hacer, el-İsâbe, Beyrut 1328, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, III, 648; Zemahşerî, Keşşâf, tahk. Muhammed Mersi Amir, Kâhire 1988, III, 164.

[3] Bkz. Ahmed, I, 404; İbn-i Sa’d, III, 233; Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, Mısır 1959, I, 186.

[4] İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Kâhire 1970, II, 115.

[5] İbn-i Sa’d, III, 226-230; Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, Beyrut 1990, III, 450, 452.

[6] İbn-i Hişâm, Sîretü’n-Nebî, Beyrut 1937, Dâru’l-Fikr, I, 340-341; İbn-i Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, Beyrut 1979-1982; II, 69; Üsdü’l-Gâbe, VII, 123.

[7] Bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed, I, 404.

[8] İbn-i Hişâm, II, 96; Ahmed, I, 348; Ya’kûbî, Târîhu’l-Ya’kûbî, Beyrut 1992, II, 39.

[9] Bkz. İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, Dâru’l-Fikr, Fuat Abdülbâkî neşri, ts, VII, 390, Megâzî 28; İbn-i Hişâm, III, 187; Vâkıdî, Meğâzî, Beyrut 1989, I, 349.

[10] İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Kâhire 1993, IV, 266-267; İbn-i Sa’d, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 530-531.

[11] Süheylî, Ravdu’l-Ünf, Beyrut 1978, VI, 589-590.

[12] Bkz. Ahmed, I, 305; İbn-i Sa’d, I, 260, IV, 189; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 263-6; Hamîdullâh, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye, Beyrut 1985, s. 140.

[13] İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 212-213; Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, Beyrut 1986-1988, II, 14-15.

[14] Çin’in Guangzhou şehrinde Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallâhu anh-’a nisbet edilen bir makam da mevcuttur. Sahâbe ve ehlullâh kabirlerinin, çoğu zaman bulundukları bölge halkının dînî duygularının zinde tutulması ve korunmasında etkili olduğu, bilinen bir târihî hakîkattir. Nitekim Orta Asya’da Semerkant, Buhâra, Türkistan ve Taşkent gibi bölgelerde de bunun misalleri mevcuttur.

İmanı aşkla yaşayabiliyor muyuz?
Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ezanın İlk Okunduğu Yer
Ezanın İlk Okunduğu Yer
İstanbul’daki sahabe kabirleri nerededir?
İstanbul’daki sahabe kabirleri nerededir?